Birazdan okuyacaklarınız, bir kalenin nasıl içeriden fethedildiğine dair bilinen ama bilinmezlikten gelinen toplumsal bir yaranın şerhidir. Bu bir teori değildir. Bir oyun ise hiç değildir. Bu, modern toplumlarda kültürel üretim araçları ile gerçekleştirilen içsel çözülmenin bir analizidir. Fiziksel işgal ya da doğrudan zor kullanımı olmaksızın, bir toplumun değerler sisteminin nasıl aşındırıldığı, kimlik algısının ve çekirdek aile yapısının nasıl yozlaştırıldığına dair; önceden yazılmış bir senaryonun hayata geçirilmiş hâlidir.
Söz konusu süreç, bir rastlantı sonucu değildir. Uzun vadeli, sistematik ve çok katmanlı bir kültürel dönüşümün sonucudur. Bu dönüşümün sahnesi belirli bir coğrafya, öznesi ise o coğrafyada yaşayan toplumdur. Sahnesi bizim coğrafyamız, oyuncuları ise bizim halkımız; soydaşımız, ırkdaşımız ve dindaşlarımızdır.
Bu senaryonun maliyeti, belki de tarih boyunca görülmemiş bir bütçeyle hazırlanmıştır. Öyle düşündüğünüz gibi milyar dolarlar harcanmamıştır. Sıfır bir bütçe de değildir! Üstelik bir kuruş sermaye konmadan, çok büyük kârlar elde edilmiştir. Kendi kendini, kendi parasıyla zehirleyen ve kendi ölümünü kendi eliyle hazırlayan bir sigara tiryakisi misali.
Bu işgal harekâtı, surların yıkılmasıyla değil; sınırların silinmesiyle gerçekleşmiştir. Sahnesi bu coğrafya, oyuncuları ise yabancılar değil, bizzat bu toplumun kendisidir. Ne yüksek maliyetli ordular kullanılmıştır ne de açık bir zorbalık uygulanmıştır. Aksine, son derece düşük maliyetli, fakat etkisi son derece derin bir yöntem tercih edilmiştir: Toplumun değerleriyle arasındaki mesafe yavaş yavaş açılmıştır.
Bu süreçte birey, yalnızca ekonomik ya da siyasal bir özne olarak değil; ahlaki ve onursal bir varlık olarak hedef alınmıştır. Çünkü bir toplum, önce maddi olarak değil; manevi olarak çözülür.
Bilmem hatırlar mısınız, 80’li yılların arabesk furyasını… Orhan Gencebay’ın Çilekeş’ini, Batsın Bu Dünya’sını; Ferdi Tayfur’un Derbeder’ini, Batan Güneş’ini; ardından İbrahim Tatlıses’in Kara Çadırın Kızı, Sabuha’sı ve bir de ayağındaki Kundura’sı…
Bunlar yetmedi; imdadına yetişir gibi “küçükler” geldi. Küçükler derken; Küçük Emrah, Küçük Ceylan, Küçük İbo… Kuruttular gözyaşı pınarlarımızı. Bir hâl olduk ağlamaktan. Uykularımıza girer oldu; babası hapiste, annesi hizmetçi, kız kardeşi kötü yola düşmüş o küçük çocuk.
Ya köyün yağız delikanlısı, marabanın oğlu, sevince ağanın kızını… O ağa ki hıncını almak için anasını bacısını perişan etmez mi, abisini babasını hapislerde çürütmez mi?
Yeter mi dersiniz? Yetmez elbet… O mücadeleci ruhumuzu öldürmeye, karşı koyma duygularımızı köreltmeye. Oyuna devam… Damarlarımızdaki asil kanı sulandırmaya devam.
Artist olma hayalleriyle köylerinden büyük şehirlere kaçıp gelen kızlarımızı uyuşturucu ve fuhuş batağına düşüren Nuri Alço’larımızı da unutmamak gerek.
Sağ olsunlar, tuz biber ektiler kanayan yaramıza. Biraz daha körelttiler, biraz daha uyuşturdular uyuşan beyinlerimizi. Hiç mi su serpmediler kor olmuş yüreklerimize? Oyunun bu perdesinde değilse de on dakikalık ihtiyaç molasında…
Silkelenilir gibi olduk. Umutlandık. Sevinmeye hazırlandık ve sevinmek üzereydik. “Uçurtmayı Vurmasınlar” dedik, “Yer Demir Gök Bakır” dedik, “Beyaz Güvercin” dedik. Ama ne yazık ki yetişip de zincirleri kıramadık.
Artırarak, enjekte etmeye devam ettiler afyonu. Uyuşturmaya devam ettiler beyinlerimizi ve damarlarımızdaki o asil kanı. Sahneye sürdüler Yaprak Dökümü’nü, Kavak Yelleri’ni, Aşk-ı Memnu’yu, Akasya Durağı’nı. Neden mi sayıyorum bunları? İzleyenler bilir. Daha doğrusu bilen bilir; bilmeyen ise izler durur.
Ama bilmez izlediğinin ruhsal bir zehir olduğunu ve yavaş yavaş ölüme doğru sürüklediğini! Hangi ölüm derseniz… Fiziksel ölüm olmadığını kesin. Manevi değerlerin yok olması; kişilik ve kimlik bozukluğu, dürüstlük ve onur zafiyeti, çekirdek aile yapısında duyulmaya başlayan çatlama sesleri… “Böl, parçala ve yok et” teorisinin hayata geçirilmiş hâli.
Oyunun son perdesinin orta yeri… Game Over’ın birkaç dakika öncesi. Köşeye sıkışmış bir kedinin saldırıdan önceki pozisyonu ve ateş çemberi ortasında kendini sokmaya hazırlanan bir akrebin hazin sonu.
Önce arabesk furyasıyla ve dramatik filmlerle sorgulama ve eleştirme yeteneğimizi körelttiler. Ve dahi uyuşturdular. Takviye olarak yüzlerce kanalda, her kanalda yüzlerce diziyle topyekûn savaş açtılar. Ya hep ya hiç misali topa tuttular o canım değerlerimizi, maneviyatımızı, kutsalımız olan aile yapımızı.
1980’li yılların arabesk furyası bu sürecin ilk güçlü dalgalarından biridir. Bireysel acıyı kolektif bir kader gibi sunan, çaresizliği yücelten ve kaderciliği normalleştiren bu kültürel üretimler, sorgulayan birey yerine katlanan birey inşa etmiştir. Çile, derbederlik, kayıp ve yıkım; bir süre sonra istisna olmaktan çıkmış, olağan hâle gelmiştir.
Bu anlatılarla büyüyen kuşak, acıyı bir sorun olarak değil, kaçınılmaz bir yazgı olarak algılamaya başlamıştır. Babası hapiste, annesi yoksul, geleceği karanlık bir çocuk figürü; bir dram karakteri olmaktan çıkıp toplumun kolektif bilinçaltına yerleşmiştir. Bu durum, toplumsal adaletsizlikleri sorgulamak yerine, onlarla yaşamayı öğrenen bir psikolojinin oluşmasına zemin hazırlamıştır.
Aynı dönemde sinema ve televizyon anlatılarında sıkça işlenen sınıfsal çatışmalar da benzer bir işlev görmüştür. Marabanın oğlu ile ağanın kızı arasındaki aşk, romantik bir çatışma gibi sunulurken; Güçlünün uyguladığı zulüm çoğu zaman kaçınılmaz ve doğal bir sonuç olarak gösterilmiştir. Böylece adaletsizlik, karşı çıkılması gereken bir sorun olmaktan çıkarılıp, hikâyenin olağan akışına dönüştürülmüştür.
Bu süreç, yalnızca duygusal bir yorgunluk üretmekle kalmamış; aynı zamanda toplumsal direnç reflekslerini de aşındırmıştır. Mücadele, itiraz ve değişim arzusu yerini kabullenişe bırakmıştır. Oyunun bu aşamasında amaç açıktır: karşı koyma iradesini zayıflatmak, sorgulama yeteneğini köreltmek ve bireyi edilgen bir tüketiciye dönüştürmek.
Sonra sevgililer, anneler, babalar ve bilmem neler günüyle; her gün anmamız, hatırlamamız ve sevmemiz gerekenleri, yılda bir güne indirgediler. 364 gün bencilliğine sevk edildik. Böylelikle sevmemiz gerekenleri sevmez, düşünmemiz gerekenleri düşünmez olduk. Çünkü kazanmış olduğumuz bencillik ile zaten yok olmuş toplum yapısından geriye kalan aile yapısını da kendi elimizle parçalamış olduk. Sürüden ayrılmış kuzu misali kendimizi kurda teslim ettik. Daha doğrusu ikram ettik.
Ya yarışmalara, piyangolara, lotolara; genel adıyla şans oyunlarına ne demeli? Bilek gücüne, beyin gücüne, alın terine ve en önemlisi emeğe vurulan en büyük darbe değil mi? Emeğiyle kazanılan paranın ne değeri kaldı ki; yarışmalardan kazanılacak yüz milyarlar, şans oyunlarından kazanılacak trilyonlar karşısında?
Güzellik yarışmalarını, film yarışmalarını, şarkı yarışmalarını, artistlik yarışmalarını saymıyorum bile…
Düşünün; bu savaşta günümüzün en güçlü, ölüm kusan silahı ve geniş kitleler üzerinde büyük etkisi olan televizyonun kullanılması, bu savaşın ne kadar büyük ve kanlı olduğunu göstermektedir. Onlarca askerle savaş meydanlarında yedi düvelin başaramadığını, şimdi bir yapımcı ve bir yönetmenle, tek bir kuruş harcamadan başarmak üzereler. Hem de kurulmuş olan tuzağa düşürerek; akrep misali kendi kendimizi yok ederek.
Her türlü ahlaksızlığın ve rezilliğin yaşandığı, her türlü suçun işlendiği bu dizilerde bu konuların işlenmesi elbette normaldir. Ancak bunların cezasız kalması, ufak tefek eleştirilerle geçiştirilmesi ve sonrasında zulme uğrayan kişi tarafından da normalmiş gibi kabullendirilmesi içler acısı bir durumdur.
Nasıl mı? Eşinin dışarılarda dolaşmasına, kızının olur olmaz erkeklerle gezip tozmasına karşı çıkan bir babanın yobaz olarak gösterildiği Akasya Durağı’nı…
Genç bir kızın, kız kardeşinin kocasıyla girdiği ilişkinin ve ardından onunla kaçmasının, hiçbir şey olmamış gibi geri dönmesinin normalleştirildiği Yaprak Dökümü’nü…
Bir yeğenin yengesiyle yaşadığı yasak ilişkiyi masum göstermeye çalışan Aşk-ı Memnu’yu izleyiverin. Ve bir bakın kimin eli kimin cebinde.
Sonra maziye doğru bir tur atın; annenizin, babanızın ve dahi kendinizin yaşam tarzına bakın. Kıyaslayın! Özeleştirinizi yapın ve görün aradaki uçurumu. Aslında aradaki değil; göreceğiz ki tam da uçurumun kenarında kendimiz duruyoruz.
Dünyanın hiçbir yerinde olmayan bir yaşam tarzının, parmakla gösterilebilecek birkaç zengin dışında kimsenin yaşayamayacağı lüks ve ihtişamın normalleştirildiği bir hayat…
Hiçbir adalet ve yargılama sisteminin olmadığı, işlenen suçların cezasız kaldığı…
Ve en önemlisi yapılan ayıpların, rezilliklerin göz ardı edilmesi… Geleceği söz konusu olan çocuk ve gençlerimizi nasıl bir etki altında bıraktığımızın bilincinde olmayışımız işin en acı tarafı değil mi?
Bunun bilincine varabilmek için öncelikle damarlarımıza enjekte edilen afyonun akışını kesmemiz gerek. Manevi değerlerimizi merkeze alarak yozlaşan toplum yapısından çekirdek aileyi ayırmalı ve onu sağlam temeller üzerine yeniden inşaa etmeliyiz. Tarihimizi ve tarihte kurduğumuz o güçlü imparatorlukların temelinde gelenek ve göreneklere bağlılığın yattığını iyi bilmeli ve geleceğimizi buna göre şekillendirmeliyiz. Çünkü “Geçmişini bilmeyen bir toplum, geleceğini inşa edemez.” toplumsal bir direnç mekanizmasına dönüşmüş güçlü değerler bütününe sahip onurlu ve ortak bir bilinç hâline gelmiş, kolektif bir savunma hattı inşaa edilmesi ve bu inşaa’ya bireyden başlayarak adım adım ilerlemek gerek. 2008
Toplum içinde birey, doğumundan ölümüne kadar onurlu bir yaşam sürme hakkına sahiptir. Bu hak, yalnızca ahlaki bir talep değil; anayasal güvence altına alınmış, ulusal ve uluslararası hukukta karşılığı olan temel bir insan hakkıdır. İnsan onuru; alınamaz, satılamaz, devredilemez ve askıya alınamaz. Çünkü onur, insanın sahip olduğu bir ayrıcalık değil, insan olmasının doğal sonucudur.
Ne var ki bu hakkın tanınması kadar, korunması da bireyin sorumluluğundadır. Onurlu bir yaşamı sürdürmek, pasif bir bekleyiş değil; bilinçli bir duruş gerektirir. Bu nedenle, onurunu korumaya yönelik verilen mücadele, doğası gereği meşrudur. İlleti onur olan bir hayatı idame ettirme çabasında, “onursuzluk” isnadı yapmak bir çelişkidir. Zira onur için verilen mücadele, tanımı gereği onursuz olamaz.
Ancak tam da bu noktada, çoğu zaman fark edilmeyen ama yıkıcı sonuçlar doğuran bir kavram karışıklığı ortaya çıkar: Onur ile gurur birbirine karıştırılır.
Onurun karşıtı zillet değildir; onurun içten içe çürüyen düşmanı gururdur. Gurur, onurlu bir hayatın patlayan freni gibidir. Freni patlayan bir aracın nerede, nasıl ve neye çarparak duracağını kestirmek ne kadar güçse; gururuna yenik düşmüş bir insanın da nerede duracağını öngörmek o kadar zordur. Çünkü gurur, insanı ölçüsüz davranışlara sürükler; hak aramayı hak çiğnemeye, savunmayı saldırıya, direnci zorbalığa dönüştürür.
Günlük hayatta sıkça rastlanan trajedi şudur: Gururu incinen ya da kırılan birçok insan, bu kırılmayı telafi etmek adına bin bir türlü onursuz davranışa yönelir. Örneğin, en ufak bir eleştiriyi bile kişisel bir saldırı olarak algılayan bir kişinin, itibarını kurtarmak adına yalan söylemesi, iftira atması ya da karşısındakini küçük düşürmeye çalışması; çoğu zaman “onurunu savunmak” olarak sunulur. Daha da vahimi, bu tür davranışlar “onur mücadelesi” olarak adlandırılır. Oysa burada verilen mücadele onur için değil, incinmiş egonun intikamı içindir.
Gururu kurtarmak adına her yolun mubah görülmesi, ahlaki değil; şeytani bir akıl yürütmenin sonucudur. Çünkü gurur, insanın kendini olduğundan büyük görmesiyle beslenir. Onur ise, insanın kendini olduğu yerde, olması gerektiği gibi tutabilme erdemidir.
Kavramlara yakından bakıldığında bu ayrım daha da netleşir. “Onur” kelimesi, Fransızca kökenlidir; şeref, haysiyet ve vakar anlamlarını gelir. Onur, başkalarının ne dediğinden bağımsız olarak, insanın kendi vicdanı karşısında dik durabilme hâlidir. Sessizdir, gösterişsizdir ve çoğu zaman fark edilmez.
“Gurur” ise kendini beğenme, üstün görme, aldanma ve boş bir güven duygusuyla beslenen bir yanılsamadır. Gurur, insanı yüceltmez; aksine onu hakikatten koparır. Kendisini haklı sanan ama adil olmayan, güçlü sanan ama ölçüsüz olan bir ruh hâli üretir.
Bu nedenle “gurursuz” kelimesi, sanıldığı gibi aşağılayıcı değildir. Aksine, gurursuz olmak; alçak gönüllü olmaktır. Alçak gönüllülük ise onurun doğal zeminidir. Başka bir ifadeyle: Gururdan arınmış olmak, onurdan vazgeçmek değil; onuru korumanın ön şartıdır.
Toplumların çözülme noktalarından biri de tam burada başlar. Onur yerine gururu yücelten, vakar yerine gösterişi ödüllendiren toplumlar; adalet duygusunu kaybeder. Çünkü gurur, hak aramaz; haklı görünmek ister. Onur ise haklı olmayı yeterli bulur, alkışa ihtiyaç duymaz.
Onur, çoğu zaman bireyin iç dünyasına ait, kişisel bir ahlak meselesi olarak ele alınır. Oysa onur, yalnızca bireysel bir erdem değil; doğru koşullar altında toplumsal bir direnç mekanizmasına dönüşebilen güçlü bir değerler bütünüdür. Bir toplumda onur, bireylerin vicdanında sessizce varlığını sürdürdüğü sürece kişisel bir fazilet olarak kalır. Ancak ortak bir bilinç hâline geldiğinde, kolektif bir savunma hattı inşa eder.
Bireysel düzeyde onur, insanın kendisiyle kurduğu ahlaki ilişkiyi düzenler. Ne pahasına olursa olsun ayakta kalma güdüsünü değil, hangi bedel ödenirse ödensin insan kalabilme iradesini temsil eder. Bu yönüyle onur, çıkarın, korkunun ve geçici kazancın önüne geçen bir iç denetim mekanizmasıdır. Birey, onurunu ölçü aldığı anda, her şey yapılabilir olmaktan çıkar; bazı şeyler mümkün olsa bile tercih edilmez.
Ancak bu bireysel duruş, yalnızca kişisel sınırlarla sınırlı kaldığında kırılgandır. Onurun toplumsal bir güç hâline gelmesi, benzer değerleri paylaşan bireylerin çoğalmasıyla mümkündür. Çünkü onur, yalnız başına kahramanlık üretmez; yan yana gelmiş onurlu duruşlar üretir. İşte bu noktada onur, bireysel bir erdem olmaktan çıkarak, toplumsal bir refleks kazanır.
Toplumsal düzeyde onur, haksızlığı normalleştiren her yapıya karşı doğal bir direnç üretir. Hukuksuzluğun sıradanlaştığı, ahlaki sınırların muğlaklaştırıldığı ve adaletsizliğin meşrulaştırıldığı ortamlarda, onur bir fren mekanizması gibi çalışır. Birey, yalnızca kendisi için değil; başkaları adına da “burada dur” diyebildiği ölçüde onurlu bir toplumun parçası hâline gelir.
Bu nedenle onur, yalnızca “ayıptan kaçınma” refleksi değildir. Aynı zamanda zulme rıza göstermeme bilincidir. Toplumsal onur, haksızlığı yapan kadar, sessiz kalanları da sorumluluk alanına dâhil eder. Çünkü sessizlik, bireysel korkunun ürünü olabilir; fakat süreklilik kazandığında kolektif bir teslimiyete dönüşür.
Modern toplumlarda onurun etkisizleştirilmesi tesadüf değildir. Onur, sorgular; gurur ise tepki verir. Onur adalet ister; gurur intikamla yetinir. Bu nedenle onurlu bireyler değil, gururlu kitleler daha kolay yönetilir. Gurur, bireyi kalabalıkların içine karıştırır; onur ise bireyi gerektiğinde yalnız bırakır ama dik tutar.
Onurun toplumsal bir direnç mekanizmasına dönüşmesinin önündeki en büyük engel, onun “eski”, “katı” ya da “çağdışı” bir değer olarak sunulmasıdır. Oysa onur, zamana direnen nadir kavramlardandır. Biçimler değişir, araçlar dönüşür; fakat onurun işlevi aynı kalır: insanı insan yapan sınırı korumak.
Bir toplum, onuru bireysel bir süs olmaktan çıkarıp ortak bir ölçü hâline getirdiğinde; yozlaşma yavaşlar, normalleşme durur ve çürüme görünür olur. Çünkü onur, gizli yapılan kötülüklerden değil; alenen yapılan haksızlıklardan rahatsız olur. Ve rahatsızlık, her toplumsal dönüşümün ilk adımıdır.
Bu nedenle onur, sessizdir ama etkisiz değildir. Gösterişsizdir ama güçlüdür. Bağırmaz, slogan atmaz; fakat gerektiğinde bir toplumun yönünü değiştirecek kadar derin bir iz bırakır.
Toplumsal direnç, çoğu zaman ahlaki kuralların zayıflamasıyla çözüldüğü sanılan bir yapıdır. Oysa tarihsel ve sosyolojik deneyimler göstermektedir ki bir toplum, ahlaki değerlerini yitirmeden önce direncini kaybeder. Bu kaybın başlangıç noktası ise ahlak değil, onurdur. Çünkü ahlak, öğrenilen ve öğretilen bir sistemdir; onur ise hissedilen ve içselleştirilen bir sınırdır.
Ahlak, kurallarla var olur; onur, sınırlarla. Kurallar ihlal edilebilir, esnetilebilir, gerekçelendirilebilir. Sınırlar ise ya korunur ya da yıkılır. Bir toplumda onur duygusu zedelendiğinde, bireylerin “buraya kadar” deme eşiği ortadan kalkar. İşte bu eşik kaybolduğunda, ahlak hâlâ sözlüklerde durur; fakat hayatta karşılık bulamaz.
Toplumsal direncin ilk kırıldığı an, bireyin kendisiyle yaptığı sessiz pazarlıkta ortaya çıkar. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” cümlesi, ahlaki bir ilkesizlikten çok, onursal bir geri çekilmenin ifadesidir. Çünkü burada terk edilen şey doğru-yanlış ayrımı değil; haksızlık karşısında taraf olma cesaretidir.
Onur, bireyin yalnızca kendisi adına değil, başkaları adına da rahatsız olabilme yeteneğidir. Bu yetenek ortadan kalktığında, ahlak kişisel bir tercihe indirgenir. Herkes kendi küçük doğrularını inşa eder; fakat ortak bir adalet duygusu oluşmaz. Böylece toplum, aynı mekânda yaşayan bireylerin toplamına dönüşür; ortak vicdanını yitirir.
Bu nedenle, toplumsal mühendislik süreçlerinde önce ahlaka değil, onura müdahale edilir. Çünkü onur, bireyin iç denetim mekanizmasıdır. Onuru zayıflatılmış bir birey, yanlış yaptığını bilse bile direnmez; sadece gerekçe üretir. Ahlak ihlali bu aşamada başlar, fakat karar çoktan verilmiştir.
Medya, popüler kültür ve gündelik anlatılar tam da bu noktada işlevselleşir. Onuru değil, gururu besleyen anlatılar yaygınlaştırılır. Gurur incinir, onur aşındırılır. İncinen gurur bağırır, talep eder, öfke üretir; fakat onur sustuğunda, sınırlar sessizce kaybolur. Toplum, bu gürültü içinde kendi çözülmesini fark edemez.
Bir toplumda haksızlıkların alenen yapılabilir hâle gelmesi, ahlakın değil; onurun geri çekildiğinin göstergesidir. Çünkü onur, görünür kötülüklerden çok, normalleşmiş yanlışlara itiraz eder. Normalleşme ise en etkili silahsızlaştırma yöntemidir. Yanlış sıradanlaştığında, doğru savunulmaz olur.
Toplumsal direncin onur üzerinden kırılması, bireylerin birbirine bakışını da değiştirir. İnsanlar artık “ne doğrudur?” sorusunu değil, “bana ne kazandırır?” sorusunu sorar. Bu zihinsel dönüşüm tamamlandığında, ahlak yalnızca nostaljik bir referansa dönüşür; pratik karşılığını yitirir.
Bir toplumun çöküşü, yüksek sesli ahlaksızlıklarla başlamaz. Sessiz bir kabulle, küçük geri çekilmelerle ve görmezden gelmelerle ilerler. Bu sürecin ilk kaybı ahlak değil, onurdur. Çünkü onur, direncin çekirdeğidir. Çekirdek çatladığında, kabuğun ne kadar sağlam olduğu artık önemsizdir.
Onurunu koruyan bireyler çoğaldıkça, toplum kendini savunur. Onurun bireysel bir erdem olarak kalmadığı, ortak bir sınır hâline geldiği yerde; ahlak yeniden anlam kazanır, hukuk işlerlik bulur ve adalet talebi meşruiyet kazanır.
Bu nedenle yeniden inşa, ahlak vaazlarıyla değil; onurun hatırlatılmasıyla mümkündür. Çünkü onur, insana ne yapması gerektiğini değil; neye razı olmaması gerektiğini öğretir.
Ve bir toplum, neye razı olmayacağını yeniden hatırladığı gün, henüz kaybetmiş sayılmaz.