Esâtirü’l-Evvelîn
“Esâtir” kelimesi, klasik kaynaklarda çoğu zaman “gerçeğe uymayan sözler”, “asılsız anlatılar”, “masallar” ve “efsaneler” diye anlamlandırılmıştır. Bununla birlikte kelimenin kökeni ve anlamı ile ilgili farklı görüşler de bulunmaktadır. Bazı açıklamalarda esâtir, Arapça “satr” köküyle ilişkilendirilir. Bu kök; yazmak, satır hâline getirmek, dizmek ve kayda geçirmek anlamlarını taşır. Bu bakımdan esâtir, satırlara geçirilmiş eski anlatılar veya yazıya dökülmüş rivayetler şeklinde düşünülebilir.
Esatirin tekili olarak kullanılan “STR” kökünden türetilmiş “ustûre” kelimesi ise hikâye, efsane veya mit anlamında değerlendirilmiştir. Bununla birlikte kelimenin kökenini Yunanca, Aramice veya Süryanice “historia / storia” ilişkilendiren görüşler de bulunmaktadır.[1]
Bu görüşe göre kelime yalnızca “uydurma” veya “boş söz” anlamıyla değil; tarih, anlatı, rivayet ve geçmişe dair aktarılan bilgilerle de ilişkili düşünülebilir.
Bu farklı açıklamalar, “esâtir kavramının tek bir anlama indirgenemeyeceğini” göstermektedir. Bu nedenle kelimeyi doğrudan “mitoloji” diye çevirmek de her durumda yeterli değildir. Daha geniş bir ifadeyle esâtir; eski anlatılar, efsanevi rivayetler, mitik hikâyeler, kahramanlık anlatıları ve geçmiş toplumlara ait sözlü veya yazılı aktarımlardan oluşan bir anlam alanına sahiptir.
Türk Dil Kurumu esatiri, tarih öncesi tanrıların efsanevi serüvenlerini anlatan ve bir topluluğun duygularını, anlayışını ve özlemlerini göstermesi bakımından değer taşıyan hikâyeler, yani mitoloji anlamında değerlendirmektedir.[2] Osmanlı döneminde de esâtir kelimesi zaman zaman mitoslar ve mitolojik anlatılar karşılığında kullanılmıştır.
Mitoloji ise toplumların evreni, tanrıları, insanı, doğa olaylarını, ölümü, kaderi ve kendi varoluşlarını anlamlandırma çabasının ortaya çıkardığı sembolik anlatılar bütünüdür. Bu anlatılar yalnızca hayal ürünü hikâyeler değildir. Bir toplumun düşünce yapısını, değer sistemini, korkularını, umutlarını, yasaklarını ve kutsal kabul ettiği düzeni de taşırlar.
Bu nedenle esâtir kavramının işaret ettiği anlatıları yalnızca “gerçek dışı hikâyeler” olarak değerlendirmek eksik kalabilir. Bir anlatı tarihsel bir olayın izlerini taşıyabilir; zaman içinde sözlü aktarım yoluyla değişebilir, sembolik unsurlar kazanabilir ve sonunda mitolojik veya efsanevi bir biçime dönüşebilir. Böylece başlangıçta belirli bir olay veya hatıra çevresinde oluşan anlatı, nesiller boyunca toplumun “kolektif hafızasının” bir parçası hâline gelir.
Her mit veya eski anlatı, içinde doğduğu toplumun kültürel ve dinî değerlerini semboller aracılığıyla aktarır. Bu anlatıların önemli bir kısmı önce sözlü gelenek içinde nesilden nesile taşınmış, yazının gelişmesiyle birlikte yazılı hâle getirilmiş ve böylece daha kalıcı kültürel hafıza unsurlarına dönüşmüştür.
Bu açıdan esâtir; yalnızca hayal ürünü masallar alanına değil, toplumların hafızasında yaşayan ve geçmişten bugüne taşınan geniş bir anlatı dünyasına işaret eder.
Kur’an’da Esâtirü’l-Evvelîn
Esâtir kavramının Kur’an açısından asıl önemi, “Esâtirü’l-Evvelîn” ifadesinde ortaya çıkmaktadır. Müfessirlerin çoğu bu ifadeye “önceki milletlere ait rivayetler”, “eskilerin hikâyeleri” veya “geçmiş toplumların anlatıları” anlamını vermiştir. Bu anlatıların içine kahramanlık hikâyeleri, tarihî kıssalar, eski toplumlara ait efsaneler ve mitik anlatılar da dâhil edilmiştir.[3]
“Esâtirü’l-Evvelîn” ifadesi Kur’an’da dokuz yerde geçmektedir: En‘âm 25, Enfâl 31, Nahl 24, Mü’minûn 83, Furkân 5, Neml 68, Ahkâf 17, Kalem 15 ve Mutaffifîn 13.
Bu kullanım özellikle Mekke dönemindeki tartışma ortamı açısından dikkat çekicidir. Kur’an’a karşı çıkan bazı muhataplar, anlatılanları “öncekilerin esâtiri” olarak nitelemiş ve böylece vahyin verdiği mesajı eski toplumların bilinen anlatıları seviyesine indirmeye çalışmışlardır.
En‘âm Suresi’nde bu tavır şöyle aktarılır:
اِذَا جَٓاؤُ۫كَ يُجَادِلُونَكَ يَقُولُ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِنْ هٰذَٓا اِلَّٓا اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَ
“Sana geldiklerinde seninle tartışırlar ve inkâr edenler, ‘Bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir’ derler.”[4]
Burada “Esâtirü’l-Evvelîn” ifadesi tarafsız bir kavram olarak değil, vahye karşı kullanılan bir “polemik ve küçümseme dili” içinde yer almaktadır. Muhataplar Kur’an’daki anlatıları yeni bir hakikat bildirimi olarak değil, geçmiş milletlerden kalmış ve daha önce bilinen hikâyelerin tekrarından ibaretmiş gibi sunmaya çalışmaktadır.
Fakat bu itirazın kendisi aynı zamanda önemli bir tarihsel noktaya işaret eder: Kur’an’da anlatılan bazı kıssalar, dönemin muhataplarına bütünüyle yabancı değildir. İnsanlığın yaratılışı, tufan, geçmiş toplumların yok oluşu, ilahi uyarı, seçilmiş kişiler ve büyük felaketler gibi bazı anlatı motifleri eski dünyanın farklı kültürlerinde de bilinmektedir.
Bu nedenle Mekke muhataplarının Kur’an’daki bazı anlatılarla daha eski anlatılar arasında ilişki kurabilmiş olmaları şaşırtıcı değildir.
Mekke’deki Tartışma ve Nadr b. Hâris
Kaynaklar “Esâtirü’l-Evvelîn” tabirinin Nadr b. Hâris tarafından da kullanıldığına dair rivayetler aktarmaktadır.[5] Nadr b. Hâris’in ticaret amacıyla Irak ve İran gibi bölgelere gittiği, burada eski hükümdarlar ve efsanevi kahramanlarla ilgili anlatıları öğrendiği ve Mekke’ye döndüğünde bunları anlattığı belirtilmektedir.
Rivayete göre Nadr b. Hâris ve aralarında Ebû Süfyân’ın da bulunduğu bazı Mekkeliler, Kur’an okumakta olan Hz. Peygamber’i dinlemişlerdir. Daha sonra Nadr b. Hâris’e Peygamber’in ne anlattığı sorulduğunda onun:
“Ne dediğini anlayamıyorum; fakat galiba benim size anlattığım gibi geçmiş milletlerin hikâyelerinden bahsediyor.” anlamında bir cevap verdiği aktarılır.[6]
Bu rivayet doğru kabul edildiğinde, Mekke’deki tartışmanın yalnızca yeni dinî hükümler üzerinden gerçekleşmediğini göstermektedir. Nitekim vahyin ilk yılları olması sebebiyle bu dönemde henüz kapsamlı şer’i hükümler bulunmamaktaydı. Tartışmaların önemli bir kısmı, anlatılar, kıssalar ve geçmiş toplumlara dair bilgiler üzerinden sürdürülmekteydi.
Vahyin erken döneminde ayrıntılı ibadet ve hukuk hükümleri henüz Kur’an hitabının merkezinde değildir. Buna karşılık yaratılış, geçmiş toplumlar, uyarıcılar, helak edilen kavimler, hesap ve insanın sorumluluğu gibi konular güçlü biçimde öne çıkmaktadır. Dolayısıyla ilk tartışmaların önemli alanlarından birinin de Kur’an’ın anlattığı kıssalar ve bu kıssaların muhatapların daha önce duyduğu anlatılarla ilişkisi olması anlaşılabilir bir durumdur.
Mekke toplumunda ticaret yolları sayesinde farklı kültürlerin hikâyeleri, dini anlatıları ve kahramanlık destanları dolaşım hâlindeydi. Bu nedenle bazı muhatapların Kur’an kıssalarını daha önce duydukları anlatılarla karşılaştırmaları mümkündür.
Ancak burada önemli olan yalnızca anlatıların benzer olup olmadığı değildir. “Aynı veya benzer motiflerin hangi anlam dünyası içinde yeniden kurulduğu” daha önemlidir.
Mitolojik anlatılarda çok tanrılı bir çerçevede aktarılan bazı motiflerin Kur’an’da tek Tanrı merkezli bir anlatı düzenine yerleştirilmesi önemli bir dönüşümdür. Bir anlatıda tanrıların birbirleriyle mücadelesi şeklinde görülen bir olay, başka bir anlatıda ilahi irade, peygamberlik, ahlaki sorumluluk, uyarı ve hesap kavramları içinde yeniden kurulabilir.
Dolayısıyla ortak bir motifin bulunması, anlatıların anlam bakımından da aynı olduğu sonucunu doğurmaz.
Sözlü Aktarım ve Anlatıların Dönüşümü
Bu noktada sözlü aktarımın anlatılar üzerindeki etkisini dikkate almak gerekir. Binlerce yıl boyunca ağızdan ağıza aktarılan bir hikâyenin hiçbir değişikliğe uğramadan aynı biçimde kalmasını beklemek gerçekçi değildir.
Bugün bile televizyondan duyduğumuz, gazeteden okuduğumuz veya bir kişiden işittiğimiz bir haberi kısa süre sonra başka birine aktarırken kelimesi kelimesine aynı biçimde anlatamayabiliriz. Olayın bazı ayrıntılarını öne çıkarır, bazılarını unutur, bazılarını kendi anlayışımız çerçevesinde yeniden ifade ederiz.
Bu durum birkaç kişi veya birkaç gün içinde bile meydana gelebiliyorsa, yüzlerce hatta binlerce yıl boyunca nesilden nesile taşınan anlatılarda değişimlerin ortaya çıkması daha da doğaldır.
Zaman, dil, coğrafya ve kültür değiştikçe anlatılar da dönüşür. Bir toplumdan diğerine geçen hikâyelerde isimler ve mekânlar değişebilir; karakterler farklılaşabilir, olaylara yeni anlamlar yüklenebilir. Sözlü ve yazılı aktarım sırasında bazı ayrıntılar unutulabilir, bazı motifler güçlenebilir veya yeni unsurlar anlatıya eklenebilir.
İnsan hafızasının sınırlılığı, aktarıcıların yorumları ve toplumların kendi inanç dünyaları da bu dönüşümde etkili olur.
Bu nedenle aynı temel anlatı motifinin Mezopotamya’da, Mısır’da, Yunan dünyasında, Tevrat’ta veya Kur’an’da farklı isimler, mekânlar ve anlam düzenleri içinde ortaya çıkması tek başına şaşırtıcı değildir.
Burada önemli olan, anlatıları birbirinin kopyası saymak değil; “ortak hafızanın farklı toplumlarda nasıl yeniden biçimlendiğini” incelemektir.
Bir anlatının binlerce yıllık yolculuğu sırasında olay örgüsü değişebilir; fakat anlatının merkezindeki temel motif yaşamaya devam edebilir. Tufan, yaratılış, büyük felaket, seçilmiş kişi, yasak, sınır aşımı, uyarı, kurtuluş veya yeniden başlangıç gibi unsurlar farklı kültürlerde farklı biçimler altında karşımıza çıkabilir.
Bu durum, kolektif hafızanın çalışma biçimini anlamak bakımından önemlidir. Toplumlar geçmişi yalnızca olduğu gibi saklamazlar; onu kendi dilleri, inançları, korkuları, beklentileri ve dünya görüşleri içinde “yeniden anlatırlar”.
Esâtir ve Kolektif Hafıza
Bu açıdan “Esâtirü’l-Evvelîn” ifadesi, Kur’an ile eski anlatılar arasındaki ilişkiyi anlamamız açısından önemli bir kavramsal kapı açmaktadır.
Kur’an’daki kullanımında ifade, inkârcıların vahyi küçümsemek amacıyla kullandıkları bir sözdür. Ancak aynı ifade, eski dünyanın anlatılarının o dönemde yaşayan insanlar tarafından bilindiğini ve kültürler arasında dolaşımda olduğunu da göstermektedir.
Bu nedenle esâtir kavramı ne yalnızca “uydurma masallar” şeklinde daraltılmalı ne de doğrudan “mitoloji” ile özdeşleştirilmelidir.
Daha geniş bir çerçevede esâtir; geçmiş toplumların hafızasında yer etmiş, sözlü veya yazılı yollarla aktarılan, zaman içinde değişen, kimi zaman tarihsel unsurlar taşıyan, kimi zaman mitolojik ve sembolik özellikler kazanan eski anlatılar bütünü olarak düşünülebilir.
Kur’an kıssalarıyla bu anlatılar arasında benzer motiflerin bulunması da bu geniş tarihsel hafıza içerisinde değerlendirilmelidir. Mesele, anlatıların birbirinin aynısı olup olmadığını göstermek değildir. Asıl mesele, insanlığın ortak hafızasında yaşayan anlatı unsurlarının farklı kültür ve inanç sistemlerinde “nasıl korunduğunu, nasıl dönüştürüldüğünü ve hangi yeni anlamlarla yeniden kurulduğunu” incelemektir.
Bu bakımdan “Esâtirü’l-Evvelîn”, Kur’an ile kadim anlatılar arasındaki ilişkiyi araştırırken kullanılabilecek anahtar kavramlardan biridir. Kavram, bir yandan vahye karşı yöneltilmiş erken dönem polemik dilini gösterirken, diğer yandan insanlığın ortak anlatı hafızasının yüzyıllar ve hatta binyıllar boyunca nasıl taşındığını anlamamıza imkân verir.
1. ↩ TDV İslâm Ansiklopedisi, “Esâtir” maddesi
2. ↩ Türk Dil Kurumu Sözlüğü, “Esâtir” maddesi.
3. ↩ Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, “Esâtir” maddesi.
4. ↩ En‘âm Suresi 25.
5. ↩ Taberî, IX, 151-152.
6. ↩ Fahreddin er-Râzî, XII, 185, 188.